19 Ağustos 2010 Perşembe

Yeni iş heyecanı

Geçen haftadan bu yana sadece 7 gün geçti ama hayatım o kadar değişti ki sadece 7 gün içinde bu kadar değişime ben bile şaşırdım.Değişimin temeli yeni işim.Bir süredir iş arayışım devam ediyordu, eğitimini aldığım mesleğe geri dönüş yapabilmek için çabalıyordum.Nihayet geçen hafta sonu gittiğim görüşmelerden biri olumlu sonuç verdi.Artık bir klinikte veteriner hekim olarak çalışıyorum.

Evet çok yorucu ve senelerdir yaptığım masabaşı işe hiç ama hiç benzemiyor.Ama mutluyum çünkü çoktandır unuttuğum bilgileri, becerileri yeniden hatırlıyorum.Bir yandan da bir sürü yeni şey öğreniyorum.



Bu süreçte sanırım beni en çok üzen şey eskisi kadar çok kitap okuyamayışım.Sırf kitap okumaya vakit ayırmak için arabadan vazgeçip otobüsle gitmeyi düşünüyorum işe..

Benden havadisler şimdilik bu kadar, bu ara mesleki kitaplara geri dönüş yaptığım için bloğu biraz ihmal edebilirim, bana şans dileyin lütfen :)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Patolojik bir aşkın hikayesi

Pınar Kür daha önce okumadığım bir yazardı.Geçen hafta D&R'da dolaşırken cep kitaplarında 2. kitaba %50 indirim olduğunu gördüm.Yahudi Efendi'yi blogger arkadaşım Gizem'in yorumlarından çok merak ettiğim için hemen aldım, ikinci kitap olarak ilgimi çeken birşey olmadığından mecburen, biraz da dudak bükerek Pınar Kür'ün Bitmeyen Aşk romanını seçtim.



Aşk çok işlenen bir konu, buna rağmen hala en çok merak uyandıran konu.Romanda kitabın kahramanları Nilgün ve Sinan'ın patolojik hale gelen aşkları anlatılıyor.Yazar her iki kahramanın bakış açısıyla detaylı ve derin psikolojik analizler yaparak anlatmış aşkı.Pınar Kür'ün anlatım dilinin akıcılığına ve zenginliğine hayran kaldım.Yaklaşık 600 sayfalık, aksiyondan çok karakter analizine dayalı bir romanı cazip hale getirmeyi başarmış.Öyleki Sinan'ın bir kadın okuyucu olarak inandırıcı bulmadığım zaman zaman isyan ettiğim duygu ve düşüncelerini bile merakla, yutarak, sürüklenerek okudum.


Bu arada bugün Ramazan'ın ilk günü.Bu Ramazan sıcağa rağmen, babamın küçükken elimden tutup gezdirdiği gibi İstanbul'un camilerini, türbelerini dolaşmak, hem bu vesileyle bol bol fotoğraf çekmek gibi planlarım var.Umarım sağlıklı, huzurlu, kalplerimizi yükselten bir Razamazan ayı geçiririz.

Sevgi ve selamlarımla

6 Ağustos 2010 Cuma

Geçmiş, gelecek, şimdi..

Saat sabaha karşı dört...Uyuyamadım, son iki saattir hiçbir şey yapmadan sadece düşünüyorum.Hava sıcaktan çok yapış yapış, dışarıdan gelen köpek ulumaları, cırcır böcekleri ve kurbağaların sesleri eşliğinde uzandım, sadece düşünüyorum...Geçmiş, gelecek, şimdi içiçe geçmiş sanki...



Üniversiteyi kazandığım yaz yine böyle sıcaktı.Sınav sonuçları açıklanınca Kadıköy’e gitmiş, annemin verdiği harçlıkla kendime bir çanta almıştım.Düz siyah kumaş bir postacı çantası.Bütün üniversite boyunca kullanmıştım, sonra koptu, parçalandı, atıldı.İnsan bir çantayı özler mi, düşünür mü? Ben özlüyorum işte.O çanta umutların, bozulmamışlığın, hayal kırıklığına uğramamışlığın, basit ama kararlı duruşun bir sembolü gibiydi benim için sanırım...Sonra hayatta karşıma çıkan her durum karşısında bir savunma geliştirdim, yapıştırdım ruhuma, bedenime ki daha güçlü, daha akıllı, daha başarılı olayım.Ama bütün o savunmalar, etiketler ağırlık yapmaktan başka işe yaramadı, hantallaştım, köhneleştim, olmak istemediğim birine, varmak istemediğim bir yere son sürat gitmeye başladım.

Neyseki farkettim.Her geçen günün bir öncekinden daha kötü olduğunu bir çeşit can acısına benzer bir acıyla anladım.Bu nedenle bir süre önce kendi kendime kararlar aldım.Bu etiketlerden, ağırlıklardan, önyargılardan, zorunluluklardan, elalem ne derlerden sıyrılmaya niyetliydim. Aldığım kararları uygulamak, karar almak kadar kolay değil, olmayacağını biliyorum.Bu yüzden sadece biraz yavaş ilerliyorum, telaşlanmamalıyım...

Son iki saattir düşünüyorum, insan aklının sınırlarında, hız limitlerini ihlal ede ede, kâh geçmişe kâh geleceğe yol alıyorum.Sonra bir an geliyor, aklımın sınırları ölümün ötesine geçemiyor, herşey bitecek birgün bu kadar yorma kendini diyorum...Aklıma lise yıllarım ve çılgın gibi dinlediğim Guns ‘n Roses şarkısı geliyor, Just live and let die !
Bir çeşit serbest uçuş düşünmek, kimbilir o şarkıdaki bir kelimeden hangi anıya veya hangi hayale yol alacağım? Yoruldum, bilemiyorum...



Yazmaya başladım aklıma gelenleri, elim çok yavaş ve kafamın içindeki kelimelerim çok yetersiz.Hatta kendi başına çok vasat ve anlamsız bir çaba gibi bunları yazmak ve paylaşmak istemek.Fakat biliyorum, birbirini hiç tanımayan ve internet denilen ağ olmasa belki de hiç tanımayacak onlarca insan fikirlerini, anılarını, esprilerini, zevklerini, hayallerini, sıkıntılarını, okuduklarını, gördüklerini paylaşıyorsa şu anda bilmediğimiz ve henüz anlayamadığımız daha büyük bir anlamı/sonucu olacaktır bunun.Umarım... Bilemiyorum...