31 Ağustos 2011 Çarşamba

Tatil, neşe ve hüzün



Uzun zamandır arka arkaya üç gün tatil yapamamıştım.Bayram tatili tabiri caizse ilaç gibi geldi.İkindi uykusu özlemişim, uyudum.Sabah yürüyüş yaparak fırına gidip ekmek almak, taze fasulye pişirmek, kitapları düzenlemek, biriken çamaşırları yıkamak, tatil için bavul hazırlamak, müzik kanallarının birini açıp tv'de gelişigüzel müzik dinlemek, bloglarda gezinmek, yatağıma uzanıp kitap okuyarak uykuya dalmak...Geçen her dakikanın keyfini çıkardım/çıkarıyorum kısaca...
***
Arada da geçmiş aklıma takılıp duruyor.Özellikle iş hayatıyla ilgili geçmiş.Eski çalıştığım şirket ve müdürüm geliyor aklıma, bana yapılan haksızlıklar, aşağılamalar, tuhaflıklar geliyor.Niye izin verdim bunlara diye içim içimi yiyor.Evet biliyorum hayatı devam ettirmek için para gerekiyor ama bu kalp kırıklıklarına, onuruna dokunacak davranışlara muhattap olmaya değer mi? Bak seneler geçiyor insanın aklına, alabildiğine haylaz, sıcak, mutlu bir tatil gününde düşüveriyor bu yıpranmışlıklar.Kendini bu kadar yıprattırmaya da değmiyor hiç birşey.Ama mecburum, mecburuz işte.Başka bir yol bilen var mı?
***
Pazartesi akşamı işten çıkışta kitapçıya uğradım çünkü tatilde kitapsız kalmayı düşünemiyorum bile.Yorucu, çok duygusal bir şey okumak istemedim.O yüzden, rafta gözüme takılan chicklit'lerden birini aldım.Julie Ortolon-Neredeyse Kusursuz-Koridor Yayınları'ndan çıkmış; okuması kolay, plajda, kumsalda okunur ama bir chicklit için bile çok yavan mı nedir karar veremedim fazlaca bu tip kitap okumadığım için.Herşeye rağmen pişman değilim, tatil gününde Dostoyevski okuyacak ruh halinde değilim hiç.
***
Müzik kanallarından birinde 35'inde Lolita diye bir şarkı dinledim.Aman Yarabbi nasıl takıldı dilime akşamdan beri.Bir yandan içime kasvetli düşünceler üşüşüyor, bir yandan neşeli şarkılar aklımda...

16 Ağustos 2011 Salı

Heves

Üşengeçliğimi, bir türlü harekete geçemeyişimi, yorgunluğumu yazmayacağım bu sefer.Çünkü iyi kötü bu yazıyı okuyan sizler bu hallerimi zaten bilirsiniz.Zaten son yazımla şimdiki arasındaki zamana bakarsanız ne kadar uzun bir süredir tembelliğin girdabında olduğumu da gözlemleyebilirsiniz.
Ve fakat son zamanlarda yeniden heves duymaya başladım ki bu iyiye alamettir benim hayatımda.Mutluluk denilen şey benim için hevesle eş anlamlıdır.Mutsuzsam, Karunun hazinelerini koysanız önüme kılım kıpırdamaz, ışığı sönmüştür gözlerimin.En güzel manzaralı yerde dünyanın keşmekeşi çarpar gözüme.En nefis yemekte kalori sayarım.
Ama hevesliyken bir başka.Avluya sızan ikindi güneşi bile güzel, masada uyuklayan kedi huzur verici, egzamalı köpeğin kokusu bile iyi geliyor.Çünkü ölüler diyarından çıkıştır heves duymak; yeniden ışık, renk, koku, tad alabilmek.Kendini suçlamaktan vazgeçip, kullar arasında bir kulum işte, günahlarım diğerlerinden ne bir eksik ne bir fazla diyebilmek...
Bu kadar iç dünya masalı yeter sanki.Kitaplara geri dönersek; epey okudum bu hafta.Elif Şafak'ın İskender'i, Zülfü Livaneli'nin Seranad'ı bitirdim.Her ikisi de güzeldi, tavsiye edilebilecek kitaplar.Ama o kadar.Hani çok çok etkileyiciler miydi diye düşününce o kadar da etkilenmediğine karar verebileceğin tarzda kitaplar.
Şimdi içimde öyle bir kitap çıksaki karşıma hayatım değişse hevesi var.
Vesselam